1.18.2011

düğün

gözlerimi açıyorum, bir düğün salonuna giriş yaparken buluyorum kendimi. bodrum katta, el sıkışıyorum insanlarla. düğün, zaten şu anda evli olan "sevdiğim bi ablam" ile nette sadece yazılarını takip ettiğim bi adamın. kimse hareket etmiyo, parça parça ilerliyo olaylar. kamera zoom out yaparak gösteriyo bana çevreyi. otururken buluyorum kendimi sonra, dev bir ekran var salonun ortasında. halamı görüyorum ardından, annemle hiç anlaşamasalar da araları iyi gibi. düğün girişinde binlerce insan görmeme rağmen etraf bomboş gibi. çok karanlık her şey, halamla annem bir olmuş aslında düğünle hiç alakası olmayan ve hatta aklımda bile olmaması gereken başka bir uzaktan tanıdıkla kavga ediyolar. ablam mutlu, yanında takım elbise bile giymemiş bir damat adayı. sürekli kamera zoom out yapıyo. kapalı düğün salonunun ortasında, çimlerle çevrili havuzun başında oturduklarını görüyorum. oturan insanlar onlara doğru değil de, dev ekrana doğru dönmüş yüzlerini. bense herkesi yandan görüyorum.
dev ekranda kanald açık, ve o koskoca stüdyo. bir nişan var. tanıyorum nişanlanan kızı, sevdiğim biri. siyah garip bi elbise var üzerinde ve o stüdyo benim de tanıdığım insanlarla dolu. ama ben burda, başka bi düğündeyim. bilmiyorum o nişan!?dan haberim var mı, bilmiyorum o nişanın ne işi var kanald stüdyolarında. hiç ses gelmiyo ekrandan. sadece görüntü. ve bu sefer kıpırdıyo insanlar. zoom out olayı bitiyo. ama sadece ekranda. dans ediyolar, o kız ağlıyo salya sümük. mutlu mu değil mi hiçbir fikrim yok, üzülüyorum ilk başta mutsuz gibi gördüğüm için. beynim duruyo, ve bana haber bile vermemesi koyuyo sanki, hissettiklerimden emin değilim. suratı çok değişmiş ama, o garip elbisenin içinden taşıyo vücudu. elinde mikrofon, şarkı söylüyo bağırarak. ağzını okumaya çalışıyorum, mutlu bir şarkı. ağlıyo, ama çok mutlu. korkularım diniyo birden, kendi isteğiyle yaptığı kanısına varıyorum bunu. tek koyan, orada olamamam. vardır haklı sebepleri diyerek ekrana bakmamaya çalışıyorum. makyaj yapmış, makyajı akmış ve suratı simsiyah. hala ağlıyo, ve stüdyodaki diğer tüm insanlar suratsız. hepsinin arkası dönük ve hepsi oturuyo. sonra gözlerimi alabiliyorum nihayet ekrandan ve içinde olduğum düğünü incelemeye çalışıyorum. yine hareket yok, bi noktaya odaklanan kamera zoom out yapıyo ve etraftakileri görebiliyorum anca. fakat bu sefer bomboş her yer. aradan geçen zamanın farkında olmadığım kanısına varıyorum simsiyah, ve giderek daralan düğün salonunun içinde tek başıma. tek canlı şey ekran. ekranın içindeki nişan, veya nikah. dans etmeye çalışan, şarkı söylemeye çalışan ve ağlayan kız. o hala ağlıyo, ben kalkamıyorum yerimden. ekran beni hapsediyo, telefonla aramak istiyorum stüdyoyu, vazgeçiyorum. dikkatimi ekrana verdikçe, sesleri duyabilir hale geliyorum, şarkı söyleniyo. herkes mutlu, herkes bağırıyo. bi tanesi ağlıyo sadece, elinde mikrofon.

1.13.2011

kaldırımlar

kaldırım taşları, çok güzel hepsi. akıyolar ayaklarımın altından, soluk renkleri var. bazen bi melodi; bir şarkı, bazense bir düşünce eşliğinde geride kalıyolar hep. sürekli devamı geliyo, bitmiyolar. hepsi aynı, hepsi güzel. kafayı eğip onları seyrederek yürürken surata vuran, saçların amına koyan rüzgar da güzel.

sürekli yürümek istiyo insan, bir yere gitmek değil; yürümek. bazense sadece uzaklaşmak istiyo. bulunduğu yerden kurtulup herhangi bi yere gitmek. bir şeyleri bekmeleyip, ona ulaşmak.

sıkıldım ben bugün yine, sınavdan çıkıp koşmak istedim. saatlerce yürümek istedim. yine kendimi eminönünde buldum sonra, sigaramı yaktım denize karşı ve insanları seyrettim. vapura bindim, kadıköyde yürüdüm sonra. bahariyeye gittim, hala kalabalık, ve çok fazla insan. bi tarafta ellerinde alışveriş poşeti; mutlu suratlar. öteki tarafta kafalarında soru işaretleri; tepkisiz yüzler. yine 2. kategoride devam ettim ben yoluma. daha da çok uzaklaşmak istedim ama. bindim otobüse ve yine indim kalabalık bi yerde; aynı manzara. oturdum ama bu sefer, kahve içtim insanları seyrederek. ordan da sıkıldım hemen. yine atladım otobüse, kardeşimi annemi ve sırasıyla babamı gördüm işlerini bölerek. şimdi evdeyim, kendimi en rahat hissetmem gereken yerde. ama hala var bi eksiklik. buraya da alışamadım, çok boş. sanki kimse yaşamıyomuş gibi, hep aynı. eve her geldiğimde buzdlabındaki yarım içeceklere sinirim bozuluyo. çünkü o şeyler benim yarımım değil; başkasının. bana ait değiller, onu orada yarım bırakan insan kesinlikle onun yarım bi şekilde evde durması gerektiğinin bilincinde bırakmış onu. yarısı bitmiş ketçap, yarısı kullanılmış şampuan. bunlar benim kontrolümde olmalı. bitecekleri günü ben daha önce kafamda kurmuş olmalıyım. eğer bunları sağlayamıyosam o yaşadığım yer bana ait diyemem, burada yaşıyorum diyemem. browserımı aynen kapattığım sekmelerle açamıyosam, o bilgisayar da bana ait değildir.

yine yazı garip başladı garip bitti. neyse, bari şöyle diyeyim. kaldırım taşı gibi değil her şey, bazı şeylerin kendi kontrolünüzde olmasına ihtiyaç duyuyosunuz. ve bazen o şeyler öldürüyo sizi.

1.09.2011

akıyo

zaman gibi akıyo her şey. farkedemiyosun ama kesinlikle, yavaşça uçuyo. seyrettiğin zaman hep aynı, gözünü bir anlığına kırpıyosun ve puf! en kötüsü de hiç bitmeyecekmiş, hep aynı kalacakmış hissi. alışıyosun çünkü bazen, düzenini etkiliyo. kaybolduğu zaman kalıyosun ortada çırılçıplak, sonrasında da sikilen beyin oluyo tabi. olmuyo.

hep aynı kalsın istediğinden değil aslında, hızına yetişemediğinden koyuyo. daha öğütemeden, yarısında, uçuyo. zaman da öyle işte, aynı. aslında her şey aynı, bi düzen var ve her şey aynı şekilde işliyo. tek sorun ders alamamak, çünkü yetişemiyosun, beceremiyosun. bazı şeyler farklı geliyo, ne kadar istemesen de inanıyosun. sonra o da uçuyo, sonra yenisi geliyo; seviniyosun. daha alışamadan obaaaa.

zamanın yavaşlığına küfrederken, aslında o koduğumun zamanı alıyo başını gidiyo. sen nasıl oldu lan derken şaşkın şaşkın, o anı da kaybediyosun; kayboluyosun sürekli. birlikte yürüdüğünü sanıyosun bazen, sıkılıyosun hatta hep aynı geliyo, sıkıcı olmaya başlıyo diyosun yavaştan. bi tökezliyosun, göremiyosun bile bir daha, sıkıcı olmadığının aslında her şeyin o olduğunun farkına varıyosun, o sırada yine kalıyosun geride. girdap gibi alıyo seni içine, sen o akımın içinde dönüp dururken kendini farklı bi yerde buluyosun; sürekli devam ediyo. değişiklik lazım, ama nereye?

1.06.2011

daha ne kadar chinaski?
daha kaç aşk vurulacak gökyüzünden?
daha kaç kadın?
daha kaç gün ve yıl?
acı yürüyor bu odanın gölgelerinde.
kollarımda hissediyorum,
ucuz havalandırma cihazının takırtısında.
bazı şeyleri hatırlayıp odada volta
atmaya başlıyorum,
bir aşağı bir yukarı,
elimde değil, duramıyorum,
bir aşağı bir yukarı.
yalnız kalmaktan hoşnut biriydim eskiden.
şimdi yıkıldı duvarlarım,
her şeyin kenarları var.
ellerine geçirdiler beni -aklını kaçırmış,
kapana kısılmış.
kendi içimden çıkardılar beni.
çalışıyorlar üzerimde.
saldırı hiddetli,
kesintisiz
ve sessiz.



h. charles bukowski

1.05.2011

doktooor doktor

bir sürü hastalığım var, hatta bi kaç tanesi çok ciddi farkındayım (yok lan aids değil, sevişebiliriz). ama yıllardır doktora gidip muayene olmuşluğum yok herhangi bi konuda. ama nedenlerim var kendimce, evet şu an bu nedenleri sıralıycam sikçem kafanı senin. evet evet sana diyorum, sana. bak güzel kardeşim (hassiktir sevişemiycez), şimdi gittim diyelim doktora; dedi kansersin. beni siktiret annem üzülcek, insanlar üzülcek. daha kötüsü acınan bi insan olcam ben. "kanser la o kanser, gitmeyin üstüne" insanı olcam. e bi de baskı olcak, hayatımı değiştirmem gerekecek, ne bileyim hastalığım varsa o hastalığın davranmamı istediği gibi davranmam gerekecek. ama şu an öyle mi? hastaysam hastayım, haberim yok. evet şüphelerim var bi sürü ama kimse bana kansersin demedi, yes. ha bi doktor tutup kolumdan çevirirse kansersin lan yavşak! diye, bunu da "insan"lara söylemem tabi. yazmam da buraya hatta. hatta evet lan, bu yazdıklarım da yalan yani şu an. yaaaaani. neyse, dejavu oldum şu an. tam şu pozisyonumda, netbookumdan bu yazıyı yazarken oldu hem de bu. dejavuyu sevmiyorum pek, çok geç kalmış hissine kapılıyorum her seferinde. neyse, bi de şeker hastalığım var bak, çok düşüyo şekerim. ölçtük bi arkadaşımla elim ayaam titrerken, her yerimden ter fışkırırken. çok düşük çıkmış, eleman şaşırdı birden benle çok iyi ilgilenmeye başladı falan. e 2742397 falan çıksa da 3 çıksa da hiçbir şey ifade etmiyo bana o rakamlar, normalini bilmiorum çünkü. neden? doktora gitmedim. neden? doktora gitmezsem hasta sayılmam. neden? daha fazla kafaya takacak şey istemiyorum ben. neden? çünkü kafamı sikeyim kafamı.

koalayım ben


evet, türümü buldum sanırım sonunda. ben bir koalayım, miskinim. hiçbir şey yapasım yok, hayat çok boş bana. bulunduğum yere ait değilim, o ağaç senin bu ağaç benim dolanmam lazım hep. hep dediysem, belli aralıklarla. belki uzun, belki kısa buna ben karar veremem. ağaç diplerinde beni mideye indirmek için hırlayarak bekleyen yırtıcılarla alakalı bir durum bu. hem bütün zevklerim de uyuyo bak koalayla, okaliptus seviyo hayvanlar. hayvan gibi hayvan işte, tam benim tarzım. dayıycan mentolü, sikimde olmaz dünya. olur aslında, ama belli bi süre mutlu tutar beni mentoldür okaliptustur. güzel çünkü, farklı. en iyisi ben koala olmayayım ama. bira içemem. bira güzel. ama bira içmeme gerek kalmayabilir de koala olursam ha. kafam karıştı. koala olsam düşünebilir miyim ki lan acaba? koalalar aptal hayvanlar mı ki? aptalsa 3 porsiyon istiyorum, derhal! koala edin beni! eooo yok mu beni duyan? isyan? he? lan koala olsaydım be? lütfen.

1.04.2011

rüya görmedim

yatağa girdiğimde hissettim o ağrıyı. deliyodu resmen başımı, kapattım ama bu sefer gözlerimi, acıyı hissettim. normalde bir biraya karşılık bir bardak su içerdim ama bugün umrumda bile olmamıştı su. gün boyu bir bardak bile içmedim. haketmiştim diğerleri gibi bu ağrıyı da. acıyı hissedip, kendini o acının\ağrının kollarına bıraktığında başa çıkman daha kolay oluyo. o acıyla birlikte uyumuşum, alarmı kurduğum saatten 10dk önce kendiliğimden uyandım, alarmı kapattım. baş ağrısından eser yoktu, güzeldi. duşa girmem gerekiyodu, ama kıpırdayamadım bile. yatakta kaldım. 40dk falan sadece durdum yatakta, sonrasında kalktım ve giyindim. bağladım saçımı, o kadar da pis görünmedi. pis görünse de umrumda olur muydu pek bi fikrim yok açıkçası. yağmurda yürüdüm durağa kadar, güzeldi yağmur. çamura bastım, su birikintilerine bastım; hepsini görerek. indim sonra otobüsten sigaramı yakıp girdim okula, en üst kata çıktım. kimse elimde sigara olmasını umursamadı bile çok iyiydi, sigarayı bitirip bir yere fırlattıktan sonra girdim amfiye, yine aptal bi kalabalık; hoşuma gitmedi. 40sn bile duramadım amfide, çıktım yine okuldan sigaramı yakıp. tek yapmam gereken kitap almaktı; okumak. yürüdüm hep, book store arıyodum sözde, ama sadece yürüdüm yağmurda. vapurları gördüm, binmek istedim. kitap falan yoktu ki kafamda. indim ve bildiğim bi kitapçıya gittim, aldım kitabımı. kitap bitene kadar sanırım iyi hissedicem. iyi, evet. ama düşünmeden edemiyorum, bu adamın kitapları bittiğinde napıcam? 60 kitabı varmış, şu ana kadar okuduğum toplam kitap sayısı 4 yada 5ken bunu dert eder oldum. değişti çünkü bazı şeyler, kitap okumak istiyorum. kendim gibi insanların yazdığı kitaplar. belki de gerçek kitaplar.

şu an otobüsteyim ve eve gidiyorum. ev dediysem, evim bile değil hani; o ev. kuzenimi uyandırıcam; dışarı çıkıcaz. hediye almamız gerekiyomuş insanlara; alalım. beceremem ki ama ben hediye almayı, sadece başkasına almayı değil, bana verilen hediyeyi kabul etmeyi de beceremem. sürpriz adamı değilim ben hiç. şimdi mi açsam, çok beğenmiş gibi mi yapsam yoksa herkes gittiğinde açıp gerçek tepkiler mi versem(tepki vermemek oluyo bu tabi) bilemem hiç. e lim ayağıma dolanır hep, çok saçma hissederim, büyük baskı olur üzerimde.

insanlar var otobüste, yer boşaldığında ve onlar oturmak için bi fırsat bulduklarında mutlu oluyorlar ve suratlarından anlaşılıyo bu mutluluk. böyle olabilseydik ya hepimiz?

1.03.2011

sevdiğim şeyler

bu gece buraya sevdiğim şeyleri sıralayacağım. bakalım neler çıkçak.


üşenip erteledim ve kısmet bugüneymiş. bak sayıyorum şimdi;

bira
fındıklı cafe crown
french vanille cafe crown
buz gibin koka kola
king nuggets
meyveli yoğurt
mentollü olips
mentollü head&shoulders
vichs (bunda allah gibi mentol var lan)
muz (seksli değil lan, tadı güzel. bi sürü yerim)
saatlerce dizi izlemek
quote okumak, içlerinde mantık aramak ve bulduğunu iddaa etmek
susmak
saç tellerimi bürüp bürüp kulağıma sokmak.
oturup "düşünmek"


aklıma geldikçe de eklerim buraya, yazmaya başlayınca baya bi sevdiğim şey olduğunu farkettim.

1.02.2011

"anlamaya başladığımız an, her şeyin başladığı andır ve artık bazılarımız anlamaya başlasa çok iyi olacak."


charles bukowski

sıradan delilik öyküleri - sülük

olmuyo

beceremiyorum ki rol yapmayı artık. kaçış noktam vardı, kaçırdım. düşünceler sardı etrafımı, kaçamıyorum. olaylara tepki veremiyorum, hiçbiri umrumda değil. bazen konuşuyorum, ses tonum sabit. bazen de yürüyorum, hiçbir yere. hiçbir yerden hem de. çünkü buraya ait değilim, biliyorum. hiçbir yere ait değilim. başaramadım uyum sağlamayı, çok zor çünkü. insanları umursamak, onlarla eğlenmek, onlarla üzülmek.
soğuk mu? farkeder mi ki, hissetmiyorum bile. sanırım bi kaç aya odunlukta master yapıcam.

istemiyorum

bir şeyler yapmak, başarmak istiyorum,
kutlayacak kimsem yok.
başarmak, yapmak istemiyorum,
e çünkü bana faydası yok.
hareket etmek istiyorum,
elim kolum hep bağlı.
durmak istiyorum; yatmak, oturmak.
boğuluyorum, düşünerek.

hayır

sorun var, eminim. ama neremde olduğunu bile bilmiyorum. beynimde mi yoksa? çok güzel hayaller kuruyor, çok güzel şeyler hatırlıyor. yetersiz ama sanırım biraz, bu hayallerin düş olduğunu farkettiriyor her seferinde bana. gerçeği tamamen örtemiyor. anı seçimi çok güzel ama? işine gelmeyen parçaları bir bir gizlemeyi de çok iyi biliyor, bi ana dek. sonra detaylarla boğuyor, biriktirdikleri kendi boyunu aşıyor olmalı. yanlış yapıyo ama, yüklenmemeyi öğrenmesi lazım bana artık. benden kastım o aslında.

maskelerim tükeniyor.

içimde her şey, konuşamıyorum kimseyle. anlamıyorlar. ben anlamıyorum belki de, uyduramıyorum ayak. anlatırsam düşecek ama maskem, eminim. maske düşerse dönüşü de olmayacak, değişecek her şey. bu halini beğendiğimden değil tabi, değişim korkutuyor beni. şu haline bile yıllarca alışamamışken, bir riske daha girmek tüylerimi ürpertiyor. değişime daha çok zaman var, yada çok oldu geçeli zamanı...
ağlayamıyorum bi de, bilmiyorum nasıl becericem. ama ağlayamamak değil sorunum, gülememek. ağlayamazken, gülmeyi de beceremiyorum. sürekli aynıyım. hissizim sanıyolar, bilmiyolar, tanımıyolar. suratlarına bakarken nerede olduğumu, neler hissettiğimi, neler söylediğimi farkedemiyolar. belki de en doğrusu farketmemek. maskeyi kendi başına değil, diğerlerine takmak... gerçekleri görmek değil, o taktığın maskelerin sana yansıttığını; kendi istediğini görmek lazım belki de. ya mutluluğun sırrı buysa? unutmanın, kaybolmanın?
yatıyosun biralar eşliğinde, daha önce hiç gitmediğin bi evdesin. düşünmek istemiyosun, kapandasın çünkü ve kurtuluşun yok. uyumaya çalışıyosun sürekli, saatlerce. beceremiyosun, rüyada olduğunu düşünüyosun, çünkü olayların böyle gelişmemesi gerektiği konusunda eminsin. hiçbir şey gerçek gibi değil; sen, etrafındakiler, kafandakiler...
uyanıyosun sonra, kalp ritmin çok bozuk. hissediyosun o pompalama sesini her yerinde; güp güp güp. gidiyosun mutfağa, açıyosun 2 bira daha. bakıyosun etrafa sonra, aynı yerdesin. herkes uyuyo, hiçbir şey farklı değil bir gün öncesinden. ya hala rüyadasın, ya da rüyanın gerçek olduğu anda. bitiriyosun biraları. tekrar gidiyosun buzdolabına, yine açıyosun. yine içiyosun. değişen hiçbir şey yok.

balık olsam keşke

akvaryumdayım ben de, balık gibi. her şey aynı, her zaman. yapacak hiçbir şeyim yok, mutluluk mu? hayır. tek farkım var balıktan; biliyorum.