3.27.2010

birlikte yaşamak

hani bazı şeylere aşık olursunuz ya, kişilere değil; şeylere. ne bileyim bağımlılık falan yapar, sürekli onu istersiniz onsuz olmaz falan. o şeylerden kurtulmak istiyosanız odanıza koyun. hergün görün ve sıradan bir şey haline getirin. en ufak bi tadı kalmıyo evet.nargileeee<3<3<3<3<3 modunda aptal liseli bi kız gibi dolanırken bu heves uğruna nargile aldım ve odama diktim.bi kere doğru düzgün kullandım ve tüm hevesim kaçtı, her gün burun burunayız ve sıkıldım bi işe yaramadığını düşünmeye başladım.
tatmin edici değilse evlilikleri düşünün, daha açmıycam bu evlilik konusunu çok genel bi konu çünkü fds.
görmekten çok mutlu olduğunuz bişeyi her gün görün, her anınızda falan ama böyle. resmen çok sıkıcı bir şey haline dönüşüyo. şu an captain obvious gibi olduğumu düşünmeye başladıysam da, benim bu olayı yeni yeni farkediyo oluşum benim gibi geç kalmış başkalarının da olabileceği anlamına geliyo evet.3 günde 1 kahve içip bundan zevk alan birisiyken günde 5-6 bardak kahve içmeye başlayıp artık kahveden zevk alamadığımı da belirtmek isterim ayrıca.ama içmeyince de bişeyler eksikmiş gibi oluyo falan işte, neyse ben uğraşacak daha güzel şeyler bulayım ehe.

3.25.2010

şişmanın götü şevkat doğuruyomuş

bu şişmanların şevkati, güleryüzü çıldırtır beni yahu. bildiğin delirrim gördükçe o mutlu ama mutsuz, acıyan ama umursamamak için elinden gelen her şeyi yapan ifadeyi.
bi kere sen şişmansın, senin şevkatin yalan arkadaş, yiyosa zayıfla ve şevkatli ol, bağışla, bağrına bas. ben şişman olsam ben de şevkatle yaklaşırım her şeye, çünkü şişmanım başka yapçak bişey yok. önemli olan şişman değilken yapmak bunu, içinden gelcek, göt kaynaklı olmıycak.
ve bi gün rastlıycam ben şişman ve kötü kalpli insana, gidip ellerini öpücem işte onun. sırf kendisi olduğu için, şişmanlığın kendi benliğini yenmesine izin vermediği için, "şişman ve şevkatli" olmadığı için. yapıcam bunu. görürseniz böyle birini, haber verin sıf ellerini öpmek, o nur yüzünü görmek için koşar adımlarla gidicem yanına.

3.20.2010

bilgisayarda oturma terliklerim

biliyorum sizi kısıtladığımı, o 1 metre kare alanın dışına çıkamıyosunuz hiç, koltuğumun yanındaki diğer çifti kullanıyorum evin diğer alanlarına erişmek için. ama emin olun en sevdiğim terliklerim sizlersiniz, hiç bir zaman kaybolmuyosunuz. yeriniz yurdunuz belli, kötü alışkanlıklarınız yok, evlenilecek adam profilindesiniz tam. ne yatağın altına kaçarsınız, ne tuvalette unutulursunuz ne de balkona sokağa falan çıkarsınız, çok iyisiniz.

tozlanıyosunuz bazen, ama olur o da. sizin tozunuz benim tozum sonuçta, gücenmeyin sakın. aylardır kablolarla iç içesiniz belki de, sürekli bass vurup kafanızı şişiriyo da olabilir bu sırada, ama hiç laf etmiyosunuz ve kaçmıyosunuz koltuğumun altına. işte bu yüzden seviyorum sizi.bazen eşiniz falan değişiyo ama hemen farkedip düzeltiyorum özenle; çünkü siz buna layıksınız be.

3.19.2010

internet explorer ve internet

internete bağımlı olduğunuzu düşünüyorsanız ve internetten kopmak istiyorsanız internet explorer kullanın efendim.
gül gibi opera kullanan ve öküz gibi aç olan ben son update'ini farklı dilde yaparak operamı bozmuş bulunmaktayım. mekanı cennet olmuştur umarım. internet explorerla idare etmeye çalışıyorum ve interneti bırakın hayattan soğudum.
bu da böyle bi anımdır, yatayım bari.

3.12.2010

aptal

aptal olduklarının farkında olmayacak kadar aptal olan insanlar var ya hani, sevin onları.

alay edin, anlamazlar.


ama bi de aptal oldukları halde kendilerini akıllı/zeki herneyse öyle bişeyler olarak görenler de var. işte eğer ben bunlardan biriysem vay halime :(

bu beni çok üzerdi dostum. it really would.

3.07.2010

konserve balıklar

bir cuma akşamı, saat 19.00 civarı. taksimdesiniz, eve dönmek var kafanızda ve vapur mu metrobüs mü derken kendinizi metro ile mecidiyeköye giderken buluyosunuz. iyi ya vapur kaçırma derdi yok gibisinden kafada bir şeyler kurarken metrobüs durağına varıyosunuz ve pişmanlık denen şeyi o kadar güzel ve yerinde deneyimliyorsunuz ki, ilk 3-5 metrobüse zaten sadece bakakalıyorsunuz.

boş 34ler geçiyor, 34A'lara ise yanalışmıyor bile. yine kafada zincirlikuyuya yürüyüp orda sıfıran kalkan 34A'yı yakalama planları dönerken tam önünüzde bir 34 duruyor ve içinden Ayrılsak da Beraberiz dizisinin sevdiğim oyuncularından biri olan idris(kapıcı işte) iniyo. şaşkınlıkla onu izlerken(ünlü adam~metrobüs) önünüzden bi anda yolcuları doldurup geçen 34A ile göz göze geliyorsunuz.mutsuzluk, keder falan derken arkadan gelene binmek için planlar dönüyo kafada, metrobüslerin kapılarının tam olarak nereye düştüğünü falan hesaplayıp tam orada durmaya karar kılıyosunuz ve başarılı da oluyosunuz. ama bu başarı resmen yakıyo içinizi, çünkü kıpırdamak imkansız oluyo o aracın içinde. konserve balıklar hakkında düşünmeye başlıyosunuz, aklınıza garfield ve "lazanya" geliyo. sonra lazanyanın aslında balık olmadığını, fırında makarna olduğunu hatırlayıp yıllarca yanlış bildiğiniz şeyin moralinizi bozmasına izin veriyosunuz. yıllarca yanlış bilmekten yola çıkarak da "ozmo" geliyo aklınıza. ingilizcenizin temellerini oluşturan "ozmo"nun da dişi olduğunu tam 8 yıl sonra öğrendiğiniz... bazı şeyleri kafada yanlış kurduğunuz ve yorumladığınız gerçeği yakıyo içinizi.herşeye uyarlıyosunuz bunu, şimdiki "gerçekliklere" falan. metrobüs rahatlıyo tabi, gözünüz dışarıya kayıyo onca düşüncenin arasında ve inmeniz gerektiğini farkedip apar topar atıyosunuz kendinizi dışarı. durağa hızlı adımlarla ilerlerken kafanızdan e10 mu beklesem ilk geçen 16k ya mı binsem sorularını atamıyosunuz ve önünüzden tıklımtıklım bir 16knın geçtiğini görüyosunuz. ve hemen arkasında duran e10, içinize bi su serpiliyo, atlıyosunuz hemen.

rahat rahat e10la yolunuza devam ederken günün sikikliği falan aklınıza geliyo ve bir şeyler yapma isteği beliriyo içinizde.alkol/nargile, ve tabi ki alkol istiyosunuz o yorgunlukla. arıyosunuz arkadaşlarınızı, planı yapıyosunuz otobüsten inene kadar. eve uğrayıp çantayı fırlatır fırlatmaz plan eşliğinde biralar alınıyo, b.kingden menüler dolduruluyo ve stadımsı bi yerin merdivenlerinde buluyorsunuz kendinizi, teneke biraları kim önce bitirecek diye yarışırken...


yani demem o ki; düşünmeyin pek. yavaşlıyosunuz.

3.06.2010

ruinin' everythin.

böyle bi his bürüyo içimi yavaştan.

yaptığım, yapacağım şeyler herşeyin amına koycakmış gibi hissediyorum. e yapmayım şundan sakınayım bunu yapmayayım diyorum; bu sefer de başkası gibi davranmaya başladığımı farkediyorum. iki türlü de olmuyo yani, garip baya.

bi de alkol var tabi, sigarayla. bildiğin tad veriyo ikisi de. e düşününce bu da sıkıyo canımı, kola kola kola derdim eskiden; içemiyorum artık. tatlı şekerli bişey. kahve bazen, ama bira (L)

nolcak lan böyle. peter pan okuyayım da neşe katayım bari hayatıma for fuks sake.

3.04.2010

insanları, yalancı biri olduğunuza ve yalan söylemenin çok basit ve olağan bir şey olduğunu düşündüğünüze inandırıyosunuz. ardından o kadar dürüst biri oluyosunuz ki, bu kadar dürüst olunabileceğine genelde inanamıyolar ve söylediklerinizin hangisinin yalan hangisinin doğru olduğunu kafalarında kurmaya başlıyolar. yani söylediğiniz yalanlar için kafa yormanıza gerek kalmıyo hiç bir zaman, bi şeyler kötü gittiğinde de "ya sen yanlış hatırlıyosun, ya da yalan söylemişim" gibisinden basit cümleler kurarak kafalarını karıştırıyosunuz.

stress denen şey tamamen kalkıyo, dilediğiniz gibi yalan söyleyebilir ya da dilediğiniz kadar derin şeyler anlatabilirsiniz tüm içtenliğinizle artık insanlara. anlattığınız şeyler sizin sorumluluğunuzda değil artık ^.^

kime ne demiştim derdi bitiyo, çünkü neredeyse tüm sorulanlara verdiğiniz yanıtlar aynı oluyo ne de olsa inanmazlar mantığıyla hareket ettiğiniz için. gerisi onların derdi, ehe.

3.03.2010

msn ve insan.

sürekli cevap yazmıyorum diye kızıyolar bana msnde, e bıktım tabi ben de sürekli böyle azar işitir gibi ehe mehe demekten. evet 3-5 aydır kullandığım taktiği açıklıyorum burada.
iletisine/nickine "yazmayın! çok sinirliyim bulaşmayın! çok meşgulüm!" gibi şeyler yazan ya da kısaca size cevap veremeyecek durumda olan insanlara bildiğiniz yazıyosunuz. naber, şşt, hey, sup, wassap her ne isterseniz... e cevap gelmiyo tabi, 2 ay sonra falan bi şekilde karşılaştığınızda veya msnde işiniz düştüğünde(herhangi bi diyaloğa girdiğinizde) size atarlanacaklardır direk selam vermiyosun, bişey yazıyoruz cevap bile vermiyosun diye. elinizde çok büyük bi koz var; BEN GEÇEN YAZDIM SİKLEMEDİN, NABİİM YANİ KONUŞMAK İSTEMİYOSUN DİYE DÜŞÜNDÜM. çok etkili, direk üste çıkarsınız o günü hatırlarlarsa. hatırlamazlarsa da hatırlatın, mahçup olurlar. siz de yaptığınız orospu çocukluğuyla kalırsınız.


saygılar bizden

dişler ve müzik

hani insanlar diş gıcırdatır ve bundan rahatsız olunur ya, olmayın.
çünkü çok eğlenceli diş gıcırdatmak, birbirine vurmak. açın oynak bi müzik, bırakın çenenizi ritme. alt çene bi sağa bi sola oynasın o ritimle birlikte, üst ve alt dişleri de iç içe sokuşturun her sağ<->sol hareketinde birbirlerine sürtsünler, dizinizi zıplatmaya başlayın ardından. parmaklarınız da eşlik etsin dişlerinize. otobüste size bakmaya başlasınlar; umursamayın. o kadar kaptırın ki, gözler kapansın ve kafa da sağa sola hafiften ritim tutmaya başlasın. musicbox oluverin ayaklı.
eğer bunu sadece ben değil, herkes yaparsa, by şey tamamen normal bi durum haline gelir ve yadırganmaz. hadi siz de destek olun ve tüm arkadaşlarınızı davet edin. davet etmeyecekseniz de bu gruba üye olmayın. oeh.

halk ağzı

bu varmış bende, iyi kullanıyomuşum bu blogda bu ağzı.
yalandır efendim, yapmıyorum öyle bişey. gayet elitist tavırlar içerisinde ota boka laf atıyorum ben burada. halk dediğin başını eğer, ben eğmiyorum; eğmeyin ipneler! diye bağırıyorum.
bi kere halk ağzı olsa bende, giren çıkan belli olmaz o ağza. halk dediğin geniştir, birbirine bağlıdır. ben öyle miyim? değilim. benim birbirim bile yok o derece.halk dediğin eğlenir, topluca takılır. ben soloyum, asosyalim, danayım; ama koyun değilim.
bi amaca falan da hizmet etmiyorum ben, olayım zaman geçirmek sadece. bu kadar da boş bir insanım.

3.02.2010

kahve makinesi

3-5 günlük bi tarihimiz var seninle.e bu kadar kısa sürede bu kadar götlük fazla değil mi be arkadaşım?
gittim kantine, negzel.verdim parayı, dedim 3ü1 arada alıcam, aldım. sonra sola kayaraktan aldım pet bardağı ve karıştırma aparatını. döktüm içine 3ü1 aradayı. geçtim kahve makinesinin dibine sıranın bana gelmesiyle. herkesin bastığı o düğmeye bastım.niye sıcak su vermedin bana? neden? neden sütlü kahve akıttın ve o sik kadar bardakta o garip tada sahip olan kahvemsi şeyi içirdin bana? olmadı.

onu da geçtim, bugün yine aynı şekilde gittim aldım herşeyimi, basmam gereken butonu da öğrendim(hot water yazıyomuş kocaman fsdz), e bardağı da koydum altına. neden suyun yarısını bardağa yarısını boşluğa akıttın be güzelim? o an nabıcam lan diye düşünürken bi kere daha tıklattım hot water'a, bardak dolunca birden bardağı çektim tabi haliyle. neden durmadın? neden o kaynar suyu işaret parmağıma boşalttın? olmadı.

gemi, deniz, martı

hiç sevmem sanırdım bunları. taa ki vapurda kahvemi yudumlayana kadar. dünyadaki o mükemmel 3lülerin arasında üst sıralarda yer alıyo artık bunlar benim için.
hava bulutlu ve olabildiğince gri olcak bi de, ne gökyüzünü ayırabilceksin denizden, ne de denizi gökyüzünden. ufuk çizgisi tamamen kaybolacak, deniz ve gökyüzünü; martı ve gemilere bakarak algılayacaksın, şanslıysan. çünkü bütün gemiler uçan martıları andırıyo o anda, martılar da aynen gemileri. kahveni yudumluyosun the beatles eşliğinde, insanlara bakıyosun sonra. herkesin kafasında bir şeyler dönüyo, işine giden okuluna giden. herkesin kafasında planlar, bazı çiftler var aptal aptal konuşup gülümsüyolar.sonra tekrar kafanı çeviriyosun suratını yalayan rüzgarın da etkisiyle, denizi izliyosun.bişeyler yazasın geliyo, aşık olasın ve susasın.sonra tekrar o manzara kendini binalar ile kulaklığı ve beatles'ı aşan kalabalığın sesine bırakıyo. bütün bu güzellikler birden kayboluyo ve okul stressi beliriyo tekrardan, kopup gidiyosun o denizden. olmuyo.